Akıl Tutkuların Kölesi midir? Hume'un Tartışmalı Duygucu Etiği

Author :  

Year-Number: 2026-1
Language : Türkçe
Subject : Ahlak Felsefesi
Number of pages: 1-15
Mendeley EndNote Alıntı Yap

Abstract

David Hume felsefe tarihinin çok etkili ve bir o kadar da tartışılan filozoflarından biridir. Britanya Ampirizminin güçlü ve ödünsüz temsilcisi, epistemolojisi ile kazandığı ün sayesinde felsefenin başka disiplinlerinde söz sahibi olmuştur.  Öncülerinin başaramadığını öne sürdüğü, “deneysel akıl yürütme yöntemini” doğal felsefeden sonra “moral konulara” (moral subjects) da uygulamaya girişmiş, bu yönüyle Newton’un fizikte yaptığı devrimi moral alanlarda yapmayı denemiştir. Bu makalede, Hume’un “deneysel akıl yürütme yöntemini” uygulamaya çalıştığı ahlak öğretisi içerisinde çok tartışılan “Akıl tutkuların kölesidir, yalnızca öyle olması gerekir, hiçbir zaman onlara hizmet etmekten ve boyun eğmekten başka bir görev üstlenemez…” sözü dayanak gösterilerek, onun sıkı bir determinist olduğu iddialarının yerinde olup olmadığı tartışılmaktadır. Filozofun ilk eseri olan “İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme”de geçen ve etik kuramında sıkça karşılaşılan ahlaki determinizm iddiası şu üç soru çerçevesinde ele alınmaktadır: Hume, iddia edildiği gibi, mutlak determinizmi savunan bir ahlak öğretisine sahip midir? İnceleme’de yer alan bu görüşünde başarılı olmuş ve bu tavrını söz konusu eserde sürdürebilmiş midir? İnceleme’den sonra yayınlanan eserlerinin girişlerinde yer verdiği, felsefi öğretilerinin İnceleme’nin değil, daha sonra yayınlanan eserlerinin esas alınarak değerlendirilmesini istediği “duyuru” metni dikkate alındığında ortaya nasıl bir sonuç çıkmaktadır? Özellikle ahlak öğretisinin sistematik bir betimi ve derli toplu bir özeti olan “Ahlakın İlkeleri Üzerine Bir Soruşturma” (An Enquiry the Principles of Morals) adlı eserdeki ılımlı, uzlaşmacı yaklaşımı ile gençlik döneminde savunduğu iddia edilen köktenci tutumu arasında bir tutarsızlık olup olmadığı da bu çerçevede değerlendirilmektedir. Makalede, öğrencilik yıllarında tasarlayıp mezun olduktan sonra yazdığı ancak “erken” yayınladığı için, “matbaadan ölü doğdu” diyerek sahiplenmediği “İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme” adlı eserinde yer alan görüşlerde Hume’un mutlak bir determinist sayılıp sayılmayacağı konusu da tartışılmaktadır. Makalede, ahlak felsefesinin klasik problemleri olan tutkular, irade özgürlüğü, ahlakın ve ilk ilkelerinin kaynağı gibi ana sorunlar Hume’un ampirist kimliği ekseninde ele alınmakta ve eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirilmektedir. Bu makale çerçevesinde yapılan araştırmalar ve değerlendirmeler sonucunda oluşan temel tez, Hume’un, “matbaadan ölü doğdu” dediği eserindeki görüşlerinin birçoğunda olduğu gibi, ahlak öğretisinde de daha sonra ılımlı bir noktaya geldiği, akıl ile duygu arasında klasik söylemlere uygun bir denge kurduğu tezidir.  Hume’un “olgunluk dönemi” eserleri analiz edildiğinde, ahlakın ve ilk ilkelerinin kaynağının ahlak duyusu (moral sense) olduğu, aklın ahlakın temellendirilmesinde “tek başına” yeterli olamayacağı, böyle bir yetkisinin de olmadığı ısrarla savunulduğu vurgulanmıştır. Bununla birlikte, aritmetik ve matematiğin temel bilimlerde bir araç olarak kullanılmasına benzer bir işlevin, akıl yetisi ile ahlaki davranışlarda da ölçüt olabileceği vurgulanmıştır. İnsan yaşamında genellikle tutkuların egemen olduğu savunulmuş olmakla birlikte, yarar-zarar dengesinin korunmasında ve hesaplanmasında aklın işlevi göz ardı edilmemiştir. Bu bağlamda, Hume’da duygu-akıl dengesinin korunduğu, sağduyunun göz ardı edilmediği bir ahlak öğretisi söz konusu olduğu görülmüştür. Hume’un, matematik bilimlerde olan kesinliğin olmadığını belirttiği moral bilimlerde tercihi olan “şüpheci” yaklaşımı, yeri geldikçe ahlak öğretisinde de gösterdiği tespit edilmiştir. Moral ve metafizik konularda “ılımlı, akademik şüpheciliği” bir yöntem olarak kullanan Hume’un dogmatik görüşlerin savunucusu olduğunu ileri sürmek ikna edici olmaktan uzaktır. Makalede, Hume’un ahlak öğretisinde, az da olsa, duygu-akıl dengesinde çelişkili ve realitede karşılığı olmayacak görüşlere sahip olduğu tespiti yapılarak eleştirilmiştir. Bu bağlamda, cehaletin eşlik ettiği tutku ya da tutkuların, iradesi güçsüz, bilgisiz, “aklını gerektiği gibi kullanmayan” bireylerde her zaman etkili olacağı vurgulanarak, “doğru akla” ve sağduyuya sahip her bireyin iradesini bu yetiler yönünde kullanarak “tutkuların egemen olmasına” izin vermeyeceği tezi savunulmuştur. Makalede, Hume’un da Spinoza gibi ahlaki determinizmi savunduğunu öne süren Karl R. Popper ve benzer iddia sahiplerinin tezlerinin yerinde olmadığı, Hume’un ahlaki ilkelerin belirlenmesinde aklın ve duyguların egemenliği konusunda kimi zaman şüpheye düştüğünü söylediği sözlerle ortaya konulmuştur.

Keywords

Abstract

David Hume is one of the most influential and equally controversial philosophers in the history of philosophy. A strong and uncompromising representative of British Empiricism, he gained renown for his epistemology, which has also given him a voice in other disciplines of philosophy. He attempted to introduce the experimental method of reasoning, which he claimed his predecessors had failed to achieve, to "moral subjects" after natural philosophy, thus trying to replicate Newton's revolution in physics in the realm of morality. This article discusses whether claims of Hume being a strict determinist are valid, using his much-debated statement, "Reason is, and only ought to be the slave of the passions, and can never pretend to any other office then to serve and obey them" as a basis for the discussion of his attempt “to introduce the experimental method of reasoning” to his moral doctrine. The claim of moral determinism, frequently encountered in his ethical theory and found in his first work, “An Enquiry Concerning Human Nature” is examined within the framework of three questions: Did Hume, as claimed, possess a moral doctrine that advocated absolute determinism? Has Hume succeeded in this view presented in the Treatise, and has he been able to maintain this stance in the work in question? Considering the "announcement" he included in the introductions to his works published after the Treatise, in which he requested that his philosophical teachings be evaluated based on his later works, not the Treatise, what conclusion emerges? In particular, the inconsistency between his moderate, conciliatory approach in An Enquiry the Principles of Morals, a systematic description and concise summary of moral doctrine, and the radical stance he allegedly held in his youth, is also evaluated within this framework. The article also discusses whether Hume can be considered an absolute determinist in the views presented in “An Enquiry Concerning Human Nature”, a work he conceived during his student years, wrote after graduation, but published "prematurely," thus claiming it was "stillborn." This article examines and critically evaluates classic problems of moral philosophy, such as passions, free will, and the source of morality and its first principles, within the framework of Hume's empiricist identity. The main thesis resulting from the research and evaluations in this article is that Hume, as with many of the views expressed in his work which he called "stillborn," later reached a moderate point in his moral teachings, establishing a balance between reason and emotion in accordance with classical discourses. An analysis of Hume's "maturity period" works highlights his insistence that the source of morality and its first principles is moral sense, and that reason alone is insufficient for grounding morality, nor does it possess such authority. However, it is also emphasized that, similar to the use of arithmetic and mathematics as tools in the fundamental sciences, reason can also serve as a criterion in moral behavior. While it has been argued that passions generally dominate human life, the function of reason in maintaining and calculating the balance between benefit and harm has not been ignored. In this context, Hume's moral doctrine appears to maintain a balance between emotion and reason, and does not disregard common sense. It has been observed that Hume's "skeptical" approach, which he preferred in the moral sciences where he stated that there is no certainty like in the mathematical sciences, is also evident in his moral teachings when appropriate. To claim that Hume, who used “moderate, academic skepticism" as a method in moral and metaphysical matters, was a defender of dogmatic views is far from convincing. The article criticizes Hume's moral teachings, noting that, to a small extent, he holds views that are contradictory to the balance between emotion and reason and have no basis in reality. In this context, it is emphasized that passions accompanied by ignorance will always be effective in individuals who are weak-willed, uninformed, and “do not use their reason properly,” and the thesis is defended that every individual with "correct reason" and common sense will use their will in the direction of these faculties and will not allow “passions to dominate.” The article demonstrates that the arguments of Karl R. Popper and similar claimants, who assert that Hume, like Spinoza, advocated moral determinism, are unfounded, and that Hume himself sometimes expressed doubt about the dominance of reason and emotions in determining moral principles.

Keywords


                                                                                                                                                                                                        
  • Article Statistics